kediye dair

 

Kediye dair

Modern şehir hayatının insanoğlunun büyük çoğunluğuna hükmetmeye başlaması ile artık pastoral bir nostalji olarak kaldı, hayvanlar alemi ile diyalogumuz. Onları, zaman ayırır ve biraz da kendimizi seyretmeye zorlarsak belgesellerde izleyebiliyor ya da ömür boyu birkaç kere gibi sınırlı sayıda gittiğimiz hayvanat bahçelerinde görebiliyoruz. Yaz tatili kavramının "köye gitme" macerası içerdiği günlerin de geride kaldığını düşünürsek büyüyen yeni nesilin hayvanları televizyonda gördüğü kadar algıladığını kabul etmeliyiz. Hâlbuki bilmekle diyalog kurmak arasında ne kadar da uzun mesafe var...

Köylerde tatil geçirilebildiği zamanlar en azından insanoğlunun hayatında yer alan hayvanları görme imkânı vardı. At, eşek, sığır, koyun, keçi, tavuk, köpek, arı, ve börtü-böcek köy hayatının olmazsa olmazları idi. Evin köpeği gün boyu özgür dünyasında saatlerce koşturabilir, gezebilir; bahçenin ortasındaki meyve ağacının altında miskinlik yapıp uyuyabilir; kendi kabından beslenebilir hatta gelen geçene havlayabilirdi de... Evin kedisi yedi mahalle dolaşabilir, ardından mutfağın kapısında görünüp o günkü ulufesini miyavlaya miyavlaya alabilirdi.

Şimdilerde bu hayvanları şehir hayatına sığdırmanın imkânı neredeyse kalmadı. Bir köpekle yaşamak zaten mümkün değil. Eğer çok isterseniz hem hayvanın hem de kendi hayatınızda fedakârlıkta bulunmalısınız. Dahası şehir bunalım ve depresyonlarını insanların çektiği yetmiyormuş gibi bunu köpeğinize de çektirebilirsiniz. Kırlarda koşup-oynaması, tüylerini rüzgâra savurması, derede yıkanması ve tilki-kurt peşinde koşması gereken hayvan, her gün dışarıda yürüyüş yaptırmanız gereken somurtuk bir finoya dönüşüverir. Yediği önünde yemediği arkasında da olsa, şehir hayatı köpek için esir hayatından başka bir şey değildir.

Galiba kediler için durum biraz daha yumuşak. Bu ülkenin insanları olarak geleneklerimiz kediye biraz daha ev içinde yer vermeye uygun düşer. Alışkanlıklarımız mı desek, kedilerin sırnaşıklığı mı desek bilmem ama bu haylazlar evlerimizde kendilerine yer bulabiliyorlar. Gerçi onlar için de bir dizi önlem ve tedbir almanız gerekiyor; aşılar yaptırmak, ilaçlar içirmek, mamalar almak v.s. Bunlar İnsanoğlu ile yaşamak için bu sevimli kedilerin katlanması gereken cefalar... Ama burada da kalmıyor ki: hayvanın bu bakımından sonra dışarıya bırakılmaması gerekiyor çünkü başka kedilerden hastalık kapabilir; bu da yetmiyor kısırlaştırmanız da gerekebilir. Bunları teraziye koyduğumuzda kısaca kedi için bile ev hayatı eziyetten başka bir şey haline gelmiyor aslında... Hayvanı hayvanlığından çıkarıp bir süs bitkisi haline getiriyoruz.

Ancak eski İstanbullular da diyebileceğimiz bir grup insan var ki bunlar şehirde kırsal hayatın yaşanabildiği zamanlardan kalma ya da o insanların evlatları... İşte onların ürettiği ilginç çözümler var. Mesela Üsküdar'da Gülnuş valide camii avlusu bu tip çözümlerden bir-ikisini yaşayan mekanlardan... Bu camii avlusu (bir-çok camii gibi) kedilerin bolca bulunduğu yerlerden... Bu kedilerin berdevam bakıcılığını yapanlar var. Onları günün belli saatlerinde kedileri beslerken ya da kuşlara yem verirken görebilirsiniz. Özellikle kediler için bu beslenme hiç aksamadan yerine getirilir. Bazen tavuk etleri, genelde ciğer ara-sıra da mama bile getirildiği olur. Kediler kendilerini beslemeye gelenin etrafında küme oluşturur, bir yandan paylarını kapışırken bir yandan da velinimetin kendileri ile konuşmasını dinler, çok genç değillerse sevilmeye de müsaade ederler. Genç kediler pek kendilerini sevdirmezler. Biraz hırçındırlar. Onları besleseniz bile sizi velinimet bilmez, biraz zorlarsanız yumuşacık patilerinin birer pençeye dönüştüğünü görürsünüz.

Kedilerin ev hayatında rahat yer alabilmeleri arkasında çok önemli efsaneler ve bazı gerçekler de vardır. Bunların dilden dile dolaşması kediseverler arasındaki en önemli destanlardır. Birincisi nereden düşerse düşsün kedilerin dört ayak üzerinde yere inmeleri ki atasözü ve deyişlere kadar girmiştir. "kedi gibi dört ayak üstüne düştü"  ya da "kedi gibi çevik", "kedi gibi yedi canlı" sözlerini duyarsınız. Kedilerin sırtının yere gelmemesi, peygamberin sırtını okşamasına bağlanır. Bunun sebebi olarak da eve gelen yılanı peygamberin önüne geçerek kedinin öldürmesidir. Bir başka rivayet namaza gidecek olan peygamberin kucağında uyuyan kediyi rahatsız etmemek için elbisesinin eteğini kesmesidir. Yine kedi okşamanın ve kedi hırlamasının stresi aldığını dair modern hikayeler de duyabilirsiniz. Bunlar ve benzeri birçok anlatım aslında insanoğlunun hayatında kediye yer vermek istemesinin izdüşümleridir. Şimdilerde büyükşehirlerde sobalar bayağı azaldı ama kış günlerinde sıcak peteğin yanında uyuyan sevimli bir kediyi kim istemez ki?

Soruyu sordum, cevabını da vermeliyim: temizlik hastası titiz ev hanımları... Bu bir internet metni olsaydı, buraya gülme işareti koymak gerekirdi elbette...

Kedilerle ilgili düşülmesi gereken önemli notlardan biri de insan "hevesleri" ile alakalı... Bakamayacak olup da çocuğunun isteği ile ya da bir hevesle kedi edinip sonra da dışarı atanlarla ilgili... "maymun iştahlılık" dediğimiz bu şımarık çocukluk devresinin müzmin alışkanlığı yakamızdan bir türlü atamadığımız bir kene...

 Geçenlerde hanım eve gelirken sokak kapısında bir kedi peşine takılmış geldi. Hem de bir siyam kedisi... elindeki poşetlere miyavlamış derken misafir ettik. Siyam kedileri ülkemizde sokakta bulunmaz para ile satılan cins kediler sınıfından olduğu için ancak el değiştirirler. Bu da onlardan ama sanırım sahibi dışarı atmış ve hayvan hastalanmış. Doğrusu kediler kime yanaşacaklarını, kimden yardım alacaklarını iyi bilir ve onun ayakları etrafında dönerler. Bazen ayaklarınıza sürtünür, bazen yanınıza gelir, ya da kucağınıza tırmanır otururlar. Sevgi gösterileri yaparlar. E biz insanlar sevgi gösterilerine pek dayanamayız. Bu kedide de böyle oldu. Evin holünde bir yer gösterdik. Hayvan evcil olduğu için oradan ayrılmadı ama ben her zamanki bilgiçliğimle bir hafta sonra her şeyin değişeceğini söylemiştim ve dediğim gibi de oldu. Bizim siyamlı hanımefendi bir hafta içinde önce yabancılığını attı, sonra kendini sevdirdi, sonra da evin en mutena semtlerini ele geçirip kalorifer peteğinin üstüne kurulup deniz manzarasının tadını çıkarmaya başladı.

Bu özellik hanımefendi kedilerin neredeyse hepsinde var. İnsanlara oradan mı geçmiş ya da insanlardan mı onlara geçmiş bilemiyeceğim. Ancak önce kendini sevdirme, sonra kabullendirme, sonra da baş köşeye oturma gibi bize çok bildik (!) gelen bir alışkanlığı icra ededuruyorlar. Ne diyelim, rengarenk gözler, o sevimli tüyler, o tatlı hırlamalar, kimisi sokakta-köşebaşında, kimisi ciğerci-balıkçı dükkanında, kimisi baş tacı olduğu evin penceresinde talep ettikleri sevgiyi hak ediyorlar da...

 

4 Ocak 2012 Çarşamba